Gaziantep’in sabah serinliğinde burnumuza gelen o iştah açıcı beyran ve ciğer kokusu, son günlerde yerini buruk bir hesaba bıraktı. Eskiden "Bugün ne yesek?" diye sorardık, şimdi "Kaç para öderiz?" diye soruyoruz. Kırmızı et fiyatlarındaki o korkunç tırmanış, artık sadece bir ekonomi haberi değil; soframızdaki huzurun, tenceremizdeki bereketin çalınmasıdır. Peki, ne oldu da et bu kadar "ulaşılmaz" bir zirveye oynuyor?
Ahırlardaki Sessizlik
Rakamlar ortada; üretimde ciddi bir daralma var. Besicinin feryadı boşuna değil. Yem fiyatları %35’leri aşmış, veteriner ve enerji giderleri %65 bandına dayanmışken, üretici "zararına kesim" yapmak zorunda kaldı. Bir zamanlar ahırları dolduran hayvanlar, maliyet yükü altında ezilince kesime gitti, yerleri dolmadı. Şap hastalığı gibi talihsizlikler de cabası oldu. Yani arz cephesinde ciddi bir gedik var; ama bu, fiyatlardaki "gecelik" fahiş artışları tek başına açıklamaya yetmiyor.
Fırsatçının "Puslu Hava" Mesaisi
Üretim az olabilir, maliyet artmış olabilir; ama bir gecede etikete eklenen 50 liranın izahı ekonomide değil, vicdandadır. Piyasadaki daralmayı fırsat bilen "et baronları", fiyatın daha da yükseleceği beklentisiyle piyasaya mal sürmeyi geciktiriyor mu? Asgari ücret artışını gören bazı gruplar, daha para cebe girmeden etiketi neden değiştiriyor? İşte burası, üretimin bittiği, fırsatçılığın başladığı gri alandır.
Gaziantep’in Gastronomi Sınavı
Bizim şehrimiz için durum daha da kritik. Otel iptallerinin %50’leri bulduğu, turizmin hassas bir dönemden geçtiği bu süreçte; et fiyatlarındaki bu dengesizlik yerel esnafın belini büküyor. Gastronomi başkentinde bir porsiyon kebabın fiyatı asgari ücretle yarışır hale gelirse, biz bu unvanı nasıl koruyacağız? Esnaf maliyeti yansıtsa müşteri kaçıyor, yansıtmasa dükkan batıyor.
Kokuya da Hasret Kalmadan...
Ekonomik veriler, üretim rakamları, ithalat politikaları... Hepsi bir yana, sokaktaki vatandaşın gerçeği bir yana. Bu gidişatın sonu sadece sofradaki tabağın boşalması değil, bir kültürün yok olmasıdır. Gaziantep’in ruhu o dumanı tüten kebapta, o fırından yeni çıkmış tepside saklıdır. Eğer acil bir önlem alınmaz, fırsatçının insafına ve maliyetlerin ağırlığına bu şehir teslim edilirse, korkarım ki; etin tadına hasret kalan vatandaş, çok geçmeden o meşhur kokusuna da hasret kalacak. İşte o zaman sadece mideler değil, koca bir şehrin kimliği de aç kalacak.
Denetim ve Destek Şart
Sonuç olarak dostlar; evet, üretim düştü ama fırsatçılık da dizginlerinden boşaldı. Sadece ithalatla bu yangın sönmez. Besiciye gerçek anlamda nefes aldıracak teşvikler verilmeden ve "stokçuluk" yapan büyük ellere ağır yaptırımlar gelmeden, o tencere kolay kolay kaynamayacak. Bugün sormamız gereken soru şu: Biz sadece etin kilosunu mu kaybediyoruz, yoksa yüzyıllık bir mutfak kültürünün sürdürülebilirliğini mi?