Gaziantep’in sanayi ve ticaret kulislerinde, fabrikaların üretim hatlarında ve yerel medyanın manşetlerinde son dönemde sessiz ama derin bir kaygı yankılanıyor: “Nitelikli iş gücü nerede, genç nesil nerede?”

Bir zamanlar cıvıl cıvıl olan mahallelerin, okulların ve üretim atölyelerinin beşik seslerine hasret kalması, artık sadece demografik bir tartışma değil, bu şehrin geleceğini sırtlayan sanayicinin, tüccarın ve kanaat önderlerinin de masasındaki en acil alarm zarıdır. Bugün devlet okullarının bünyesindeki ana sınıflarında bile öğrenci sayıları 7-8'lere, en iyimser ihtimalle 10'a kadar gerilemiş durumda. Daha dün tıklım tıklım dolan o koridorlar bugün sessizliğe büründüyse, bu durum alarmın çoktan çaldığını gösterir.
TÜİK'in açıkladığı her doğum hızı düşüşü, her evlilik istatistiği; bu ülkenin ve bu coğrafyanın yarınlarına atılmış birer dinamittir. Bugün Türkiye’nin doğurganlık hızı, nüfusun kendini yenileme eşiği olan 2,1’in oldukça altına gerilemiş durumda. Bir başka deyişle; bu toprakların kök salması, dinamizmini koruması ve geleceğe güvenle bakması için hayati olan eşik delindi.
Peki, buraya nasıl geldik? İnsanlar neden evlenmekten, yuva kurmaktan, çocuk sahibi olmaktan kaçınıyor ya da kaçınmak zorunda bırakılıyor?
Bunun cevabı ne tek başına modernleşme safsatasıdır ne de "eski değerlerin unutulması". Mesele son derece somut, yakıcı ve kronik bir krizler silsilesidir.
Öncelikle karşımızda duran en büyük duvar yanlış eğitim politikaları ve bunun yarattığı kayıp nesildir. Yıllar boyunca ilkokuldan itibaren çocukları doğru mesleklere, zanaata ve üretime yönlendirmek yerine; herkesi tabelası olan 4 yıllık fakültelere doldurduk. Sonuç mu? Bugün atıl durumda bekleyen binlerce avukat, mühendis, diş hekimi ve milyonlarca diplomalı işsiz genç yarattık. Eğer bu gençler zamanında mesleklere yönlendirilseydi, bugün ellerinde birer "altın bilezikleri" olur, üreterek hayata atılırlardı. Yanlış eğitim politikaları bir neslin yok olmasına sebep oldu.
İşte bu yok oluşun doğal bir sonucu olarak ekonomik dar boğaz ve geçinememe korkusu kapıyı çaldı. Bugün evli çiftler bile çocuk yapmamaktan yana bilinçli bir direnç gösteriyor; çünkü elde ettikleri kazancın kendi boğazlarına bile yetmediğini, çocuk masraflarının ise dağ gibi büyüdüğünü acıyla ifade ediyorlar. Geleceğe güvenle bakamayan, elinde mesleği ve güvencesi olmayan gençlik evlilikten kaçıyor; evlilik olmayınca zaten çocuk da olmuyor. "Evlilik yoksa çocuk da yok" denklemi, bu ülkenin acı ama reddedilemez gerçeğidir.
Bizim Yetiştirdiğimiz Gençler Batı'nın Sanayisine Kurban Ediliyor
Mesele sadece içerideki boşalan beşiklerle, azalan evliliklerle sınırlı kalmıyor; işin çok daha vahim bir "dışa akış" boyutu var. Vatandaş dişinden tırnağından artırıyor, varını yoğunu ortaya koyup çocuğunu okutuyor. Ancak ülkede uygulanan yanlış politikalar yüzünden bu topraklarda umut bulamayan pırıl pırıl gençlerimiz; tıptan bilişime kadar her alanda Batı’nın, Avrupa’nın ve Amerika’nın kapısını çalıyor.
Bugün herhangi bir gence "Gelecek hayalin ne?" diye sorsanız, aldığınız yanıt tek bir cümle: "Bu ülkeden gitmek, Avrupa’ya, Kanada’ya atmak kendimi."
Avrupa ülkeleri, tek bir kuruş masraf etmeden, bizim milletimizin kıt kanaat okutup yetiştirdiği o nitelikli insan gücünü kendi sanayisine, kendi bilim standartlarına entegre ediyor. Yani biz milletçe, Avrupa sanayisi gelişsin, Avrupa’nın refahı artsın diye kendi evlatlarımızı, kendi geleceğimizi ellerimizle feda ediyoruz. Anadolu adım adım boşalırken, bu toprakların bereketi dışarıya akıtılıyor.
Gaziantep Penceresinden Yerel Gerçeklik ve Göç-Nüfus Dengesi
Bu demografik erozyon Türkiye genelinde derinleşirken, sanayinin, üretimin ve ticaretin kalesi olan Gaziantep gibi sınır şehirlerimizde tablo kendine has çelişkiler barındırır. Gaziantep güçlü bir ticaret dinamizmine sahip olsa da; bu coğrafya, uzun yıllardır düzensiz göç dalgalarının ve bölge içi nüfus hareketlerinin en yoğun basıncını omuzlamaktadır.
Diğer taraftan hemen güneyimizde, Ortadoğu coğrafyasında nüfus artışı fütursuzca ve devasa bir hızla devam etmektedir. Türkiye içeride yanlış politikalar yüzünden hızla yaşlanıp, genç dinamizmini kaybeder ve beşiğini boşaltırken; güneyindeki bu devasa nüfus patlaması, sınırları delik deşik olmuş bir ülke için tarihi bir beka tehdididir. İçeride kendi nüfusunu çoğaltamayan, gencini elinde tutamayıp Batı’ya kaptıran bir ülkenin; güneyinden gelen kontrolsüz yığınlar karşısında kendi vatanında azınlıkta kalma tehlikesi, atlanamayacak kadar büyük bir egemenlik sorunudur.
Bu meselenin siyaset üstü, ülkenin en temel beka meselesi olduğunu görmek zorundayız. Somut adımlar atılmalıdır:
Eğitim sistemi acilen mesleki ve teknik üretime odaklı olacak şekilde baştan aşağı reforme edilmeli, gençlere elinde "altın bilezik" sunulmalıdır.
Gençlerin bu ülkede kalmasını sağlayacak adil, liyakata dayalı ve ümit veren bir ekonomik ve sosyal iklim acilen tesis edilmelidir.
Gençlerin barınma sorunu çözülmeli, kira ve ilk ev sahipliği destekleri ciddiyetle ele alınmalıdır.
Sınır güvenliği ve demografik entegrasyon politikaları, ulusal güvenliğin merkezine oturtulmalıdır.
Eğer beşikleri dolduramazsak, yarın bu devasa coğrafyada ne ekonomiyi döndürecek dinamizmimiz kalır ne de sınırlarını koruyabilecek irademiz.
Sokaklarda çocuk seslerinin azalması, bir ülkenin sessiz sedasız intihar etmesidir. Bu sessizliğe ses olma, bu tehlikeyi haykırma vaktidir.