Haber Ara

Milyonlarca haber arasında ara

Gaziantep’te Taşlara Kazınan Evlatlara Beddua ve Bir Kralın Son Merhameti

Paylaş:
N

Tarih, sadece zaferleri ve ihtişamlı sarayları değil; insanın en derin korkularını, hırslarını ve hatta kendi soyuna duyduğu o çaresiz güvensizliği de kaydeder. Güneydoğu’nun kadim topraklarında, Sakçagözü’nden Zincirli’ye, Karkamış’tan Maraş’a uzanan o Geç Hitit ve Arami krallıklarının izlerini sürerken taşların dili tam da bunu fısıldar bize.

O yazıtları okuduğunuzda, devasa kabartmaların ve hiyerogliflerin ardında yükselen bambaşka bir ses duyarsınız: Bir kralın, kendi çocuklarına ve mirasçılarına ettiği o ağır beddua.

Anıtın sonuna gelirsiniz ve kral, gelecek nesillere en başta da kendi kanından olan evlatlarına doğrudan seslenir:

"Benden sonra bu tahta oturacak oğullarımdan veya torunlarımdan kim bu taşı yerinden oynatırsa, kim adımı kazıyıp kendi adını yazarsa; Fırtına Tanrısı onun soyunu yeryüzünden silsin, tahtını başından aşağı yıksın!"

Bir Savaşçının Kırılgan Vasiyeti: "Küçük Eşime İyi Bakın!"

Ancak bu kitabelerin arasında öyle bir detay vardır ki, o devasa taş blokların arkasındaki sert kral imajını bir anda eritiverir. Kral, sadece tahtını veya adını korumak için beddua etmez; geride bırakacağı insani mirasa da sahip çıkılmasını ister.

Metnin bir yerinde durur ve çocuklarına adeta bir baba, bir koca olarak son kez tembihte bulunur: "Benden sonra geride kalan küçük eşime iyi bakın! Onu koruyun, rızkını eksik etmeyin."

Ve ardından en sert lanetini tam da buraya koyar: "Kim ki ona dokunur, onu hor görür veya yalnız bırakırsa; tanrıların gazabı üzerine olsun!"

Düşünün; koskoca orduları yöneten, taşlara hükmeden bir egemen, öldükten sonra kendi evlatlarının, geride bıraktığı genç karısına zarar vereceğinden korkuyor. Hırsın, iktidar kavgasının ve saray entrikalarının sınır tanımadığını bildiğinden, çareyi yine taşlara kazıdığı o kutsal beddualarda arıyor.

Taşın Ömrü ve İnsanın Fani Hırsı

İlk bakışta sert gelebilir. Ama bu kitabeler bize insanın fani yapısını özetler. Krallar biliyordu ki, en büyük tehdit bazen dışarıdaki düşmandan değil, en yakındaki mirasçıdan gelir. Kendi hırsıyla geçmişi silmek isteyen, babasının eserini yıkıp kendi adını öne çıkarmaya çalışan evlatlar, o dönemin de en büyük kabusuydu.

Bu yüzden Geç Hitit kralları, çareyi kanunlarda değil; tanrıların gazabında, taşlara kazınan o ağır lanet formüllerinde aradı. Taş ölümsüzdü ama insan faniydi; insanı ancak taşın üzerindeki o kutsal korku durdurabilirdi.

Geçmişten Günümüze Ne Değişti?

Bugün bölgedeki o ortostatlar ve kitabeler, müze salonlarında sessizce duruyor. Fırtına Tanrısı’nın gazabı da artık sadece tarih kitaplarında birer dipnot. Ancak insanoğlunun o kadim meselesi hiç değişmedi: Bırakılan mirasa ve emanete sahip çıkmak mı, yoksa hırsla onu yıkıp kendi adını yazmak mı?

Bugün belki taşlara beddualar kazımıyoruz. Ama her kuşak, kendinden sonra gelenlere benzer bir kaygıyla bakıyor. Emekle kurulan sistemlerin, ilkeyle örülen geleneklerin, sevgilinin ve emanetin bir çırpıda silinip gitmesinden korkuyoruz.

Geç Hitit kralının o sert bedduası ve hüzünlü tembihi, aslında tarihin derinliklerinden gelen yalın bir çığlıktı: "Emeğime ve geride bıraktığım emanetime saygı duy! Geçmişini ve emanetini hiçe sayarak geleceğini kuramazsın."

Yorumlar
0 yorum
Yorumlarınız editör onayından sonra yayına alınır.
Bu makalaya henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yazın.
Marka Flower Çiçekçi
WhatsApp
İhbar Hattı