Antik mitoloji, süslü birer masal külliyatı değil; insan doğasının, iktidar tutkusunun ve toplumsal kodların en yalın dışavurumudur. Bugün müzelerde hayranlıkla izlediğimiz o mermer heykellerin ve tablolardan fışkıran estetik mirasın arkasında, Antik Çağ’ın güç, erotizm ve Ege’nin iki yakası arasındaki coğrafi dengeler yatar. Ancak hikâyeleri doğru okumak için mitolojik masumiyet perdelerini kaldırmak gerekir.
Işık, kehanet ve Anadolu kökenli bir savaş tanrısı olan Apollon ile Daphne (Defne) arasındaki hikâye de tam olarak böyle bir yol ayrımındadır. Bedenini ve bekaretini Yunan dünyasının akıl, strateji, zanaat ve savaş tanrıçası Athena’ya adayan bakire rahibe Defne, Apollon’un dizginsiz arzusundan kaçmaya başlar. Bu kovalamaca, aslında sadece iki figürün değil; Anadolu ile Yunanistan arasındaki o kadim çekişmenin, güç mücadelesinin ve Ege havzasındaki kültür alışverişinin en somut ifadesidir.
Amansız kovalamaca bugün Hatay’ın Harbiye bölgesine kadar uzanır. Kaçarken sık sık arkasına bakan Defne, Anadolu’nun bu kudretli savaş tanrısı Apollon ile göz göze geldikçe onun büyüsüne ve tutkusuna kapılır. Harbiye’ye ulaştığında kaçış, yerini tam bir teslimiyete bırakır.
Ne var ki kendisine adanmış bakire bir kadının Anadolulu bir tanrıya teslim olmasını, onun gücüne boyun eğmesini gururuna yediremeyen Yunan savaş tanrıçası Athena, bu itaatksızlığı bağışlamaz. Tam sarılacakları anda müdahale ederek Defne’yi bir ağaca dönüştürür. Sevdiğinin bir ağaca dönüşmesiyle sarsılan Apollon ise hırsla ve kederle elindeki mızrağı toprağa saplar. O mızrağın toprağı yararak saplandığı yerden gürül gürül sular fışkırır ve bugünkü Harbiye Şelaleleri doğar. Apollon, fışkıran bu sularla defne ağacının yüzyıllar boyunca yaşamasını sağlarken, onun yapraklarından yaptığı tacı başına takarak bu simgeyi ölümsüz bir barış ve bilgelik sembolüne dönüştürür.
Antik dünyada erotizm ve cinsellik, günümüz kalıplarından son derece farklı bir yerde duruyordu. Cinsellik bir tabu değil; gücün, statünün ve doğanın en çıplak ifadesiydi. Ancak bu erotik dünyada çizgiyi çeken şey her zaman iktidar, coğrafi egemenlik ve tutku arasındaki denge oldu.
İşte bu yüzden, geçmişin estetiğini ve erotizmini kavramak, bugünün güç ilişkilerini çözmenin de anahtarıdır. Antik Çağ’ın cesur ve filtresiz dünyasını anlamayan, sanatı ve edebiyatı sadece kendi dar pencerelerinden ibaret sanan zihinler için bu anlatılar fazla gelebilir.
Bizim kalemimiz ise tarihsel hakikati de söyler, mitolojinin arkasındaki erotizmi, iktidar kavgasını ve coğrafyaya kazınan tutkuları da yazar. Sınırları dar zihinlerin çizdiği kalıplara sığmayacak kadar geniş bir coğrafyada, her konuyu kendi derinliğiyle işlemeye devam edeceğiz. Çünkü gerçek sanat ve güçlü bir kalem, ne arzudan kaçar ne de hakikati yazmaktan çekinir.