Gaziantep’te ölüm de hayat da kendi benzersiz ritüeliyle, kendine has gelenekleriyle yaşanır. Acının en derin, en sarsıcı anında bile o kapılar ardına kadar açılır; taziye evleri dolup taşar, eller semaya kalkar, dualar edilir. Lâkin son dönemde bu mukaddes mekânlarda öyle trajikomik, öyle vicdan sızlatıcı bir manzara türedi ki; değil merhumun ruhuna Fatiha okumak, insanın insanlığından şüphe edesi geliyor.
Malumunuz, bizim memlekette taziye evleri "bereketli" olur. Öğleni ayrı, akşamı ayrı; mis gibi etli yemekler, çorbalar, arada gelen tıkınmalık ikramlar, tatlılar, kahveler, çaylar... Ocağın altı sönmez. Gelenin başımızın üstünde yeri var, başımız sağ olsun, gelen razı giden razı.
Fakat mesele tam da burada kopuyor!
Sabahın kör karanlığında, daha güneş doğmadan taziye evinin kapısını ilk çalanlar var. Neden? Merhuma dua etmek için mi? Ne gezer! Adam sabah mesaisine başlar gibi geliyor, akşamüzeri kepenk kapatana kadar yerinden bir milim kıpırdamıyor. Sanki taziyenin ev sahibi, sanki baş sağlığı dileyen değil de oranın demirbaş kadrolu müfettişi!
Gelenle gidenle dedikodu kazanını öyle bir karıştırıyorlar ki, kazanın altındaki harlı ateş yandıkça yanıyor. Kimin kızı kime nişanlanmış, kimin şirketi konkordato ilan etmiş, hangi ihale kime kalmış, kim kiminle küsmüş... Kentin en sıcak, en taze, en mangalda kül bırakmaz dedikoduları ne yazık ki artık otellerin lobilerinden değil, doğrudan taziye evlerinin sedirlerinden kente yayılıyor. Şimdilerde dilimizden düşmeyen, memleketi sarsan fon vurguncuları ve bu vurgun çarkında kaç Anteplinin adı geçtiği bile taziye sedirlerinde masaya yatırılıyor; maalesef acının orta yerinde finans mîmarisi tartışılıyor.
İşin en acıklı ve trajikomik tarafı ne biliyor musunuz?
Daha adam öğlen en yakınını toprağa vermiş, kabristanda mezarı başında titrek bir sesle dua ederken, arkada bekleyen pişkinler sormaya utanmıyor: "Taziye evi hazırlıklarını yaptın mı? Bu kadar cemaat öğlen ne yiyecek?"
Daha bitmedi! Geçenlerde şahit olduğum bir olay, "yok artık" dedirtti. Oturduğu gruptan birisi, servis yapan cenaze sahibinin oğlunu yanına çağırıp emrivakiyle sesleniyor: “Git bize falan marka baklavayı getir. Bu masaya sürekli filan markaların tatlılarını ve ikramlıklarını getir!” Daha önce lahmacunu yerken “Acı biber yok mu?” diye soranı, ayranı içip “Bu ayran tuzsuz kardeşim” diye tutturanı duymuştum ama taziye evine gelen baklava tepsilerini markasına kadar takip edip sipariş vereni ilk kez gördüm!
Taziye sahipleri bu durumdan ölümüne rahatsız! Yüreğinde evladının, kardeşinin, dostunun acısı var; içi yanıyor, gözü yaşlı... Acılı insan taziye evlerinde “Acaba misafirlere çay yetişti mi, yemek yeterli gelir mi? İkramlıklardan dolayı eleştiri alarmıyız” diye düşünerek bir de üstüne garsonluk yapıyor. Canıyla uğraşan insan, bir de bu arsız "taziye müdavimlerinin" kaprisiyle, dedikodu çarkıyla uğraşmak zorunda kalıyor. Adamların yüzüne bakıp "Yahu kardeş, senin eviniz barkınız yok mu, sabah geldin gece yarısı oldu, bir kalk git" diyemiyorlar. Ayıp olur, gelen misafirdir deniyor; o misafir kisvesi altındaki yüzsüzler de bu nezaketi sonuna kadar suiistimal ediyor.
Türkiye’nin pek çok ilinde bu taziye yemekleri ve israf meselesi artık ortak bir akılla kökünden kaldırıldı. Cenaze sahibi zaten evlat acısıyla, kayıpla yıkılmış durumda; bir de üstüne binlerce kişiye yemek yedirme, etli yemek çıkarma derdi ve ekonomik yıkımı biniyor.
Buradan, o taziye evlerini "sosyete pazarına" ve "dedikodu atölyesine" çevirenlere açık ve trajikomik bir çağrı yapalım:
Ey taziye müdavimleri! Akraba taziyesini anlarız, eş dost hatırını saymayı biliriz. Ama sabahın dokuzundan gecenin onuna kadar bir taziye evinin köşesine kurulup günün magazinini yapmak, fon vurgunu hesaplamak veya baklava markası beğenmek ne vicdana sığar ne insanlığa! Orası beş çayı buluşması, gün toplantısı veya restoran değil; ocağa ateş düşmüş, insanların yüreği kavruluyor.
Ecdadımız boşuna dememiş: "Ziyaretin kısası makbuldür." Git, Fatiha'nı oku, başsağlığını dile, acıyı paylaş ve kalk git! Ev sahibi zaten kendi derdine yanıyor; bir de sana çay taşımakla, senin bitmek bilmeyen siyaset ve mahalle dedikodularını dinlemekle ömür tüketmesin.
Bırakın da insanlar acısını yaşasın, yasını tutsun. Taziye evinin lokantası, aşevi yok; orası taziye evi!
Vefat edenlere rahmet, taziye sahiplerine sabır, bu arsız dedikodu kazanına kaşık sallayanlara da biraz vicdan ve utanma duygusu diliyorum.