Kış, derin hüznüyle camdaki buğuya parmakla çizilen kalp naifliğinde ve ekmek arayan güvercin telaşında, öfkesini içine atıyor yine.
Gri gecekonduların karlı çatılarındaki beyazlık, yırtık ayakkabılı çocukların umurunda bile değil şimdilerde…
Ağaçları sallar ıslık çalan ıslak rüzgârlar. Soba üzerindeki kestane sıcaklığında bir bakarsınız, ıhlamur kokar ortalık. Çaylar limonlu içilir. Mahallenin afacanlarını öksürüklerinden tanımaya başlarsınız. Yazın kuruttuğumuz tarhananın buharı sarar şefkatli bir anne gibi odanın her yerini.
Çocukların şen kahkahaları olmasa, kalabalık bir yalnızlıktır bu mevsimin adı.
O nedenle Kavaklık öksüzdür şimdi…
Sessizliğin ayazında açıkça seçilir kardaki kuşların ayak izleri. Sof Dağı, uğultulu bir uykunun en derin yerindedir bahar öncesi. Gaziantep Kalesi, taş kesmiş bir mağrurlukla sisler arasında gelinlik kız gibi görünür.
Kulağını kabart, bak Yesemek’ten… Çekiç sesleri gelir; kış uykusundayken dağ tanrılarından. Taşla kış buluşur iki sevgili gibi. Hiçbir ayaz vuslata engel değildir ki…
Yesemek, nazlı bir şarkı olur.
Dülük’te sessizdir kış. Ne olduğunu anlamadan kurbanlar sunaklarından kalkar. Krallar, kudretli azametleriyle gökleri yaran fırtına tanrılarına hediyeler sunar. Şimşeklerin büyülü senfonisi başlar ve Fazıl Say’ı dinlemiş gibi olursun o mağaralarda…
Zeugma’da sıcak şarap içer asiller. Cümbüşe dönüşür o heybetli mistisizm. Çingene Kızı’nın saçları savrulur, karlar erir kara gözlerinde.
Islak ve çamurludur Gaziler Caddesi.
Kuyumcu vitrinleri sıcaktır ama triko atölyelerinde serçe yürekli işçiler, nefesleriyle ısıtırlar yumruk yaptıkları ellerini.
Yeşilin en güzelini görürsün Alaybey’in köşesindeki seyyar arabaların tezgâhlarında. Yazın o kelebek nazikliği, balık zarafetine dönüşür.
Mutluluk, bacadan çıkan duman ve ekmek kokusudur şimdi Antep’te.
Dumanı tüten soğanlı kış çorbası, pekmez…
Tüylü battaniye, ananın ördüğü eldivendir.
Sevgilinin üşümüş ellerini koltuk altlarında ısıtırken yüzüne yayılan gülümsemedir.
Ve oradan, buz mavisi gözleriyle gülümseyen Nazım Hikmet seslenir:
“Üflenen bir mum gibi söndü koskocaman ışıklar... Ve şehir kör bir insan gibi kaldı altında yağan karın. Lambayı yakma, bırak! Kalbe bir bıçak gibi giren hatıraların dilsiz olduklarını anlıyorum. Kar yağıyor ve ben hatırlıyorum…”
İşte böyle…
Kimi zaman ayazdır, kimi zaman soba başında tüten kestane…
Kimi zaman bir annenin tarhana kokusudur, kimi zaman sevgilinin üşüyen elleridir.
Kimi zaman Gaziantep Kalesi’nin sisler arasındaki mağrur görüntüsü, kimi zaman Yesemek’ten yükselen çekiç sesidir.
Ama ne olursa olsun…
Bu şehrin kışı, KIŞ’tır.