Gaziantep denince akla üretimin çarkları, sanayinin devasa hacmi, kentin koşuşturmacası ve zengin kültürel mirasi gelir. Ancak bir kentin gerçek gücü, sadece fabrikalarının bacalarından çıkan dumanla veya ihracat rekorlarıyla ölçülmez. Bir kentin asıl gücü; en kırılgan, en çaresiz insanına ne kadar sahip çıkabildiğiyle ve onu hayatın sert rüzgârlarından ne kadar koruyabildiğiyle ölçülür.
Son dönemde sokaklarda, otogar civarında veya kentin tenha köşelerinde tanık olunan bazı sahneler, hepimizin durup derin derin düşünmesini gerektiren acı bir tabloyu koyuyor önümüze.
Bir Suç Meselesi Değil, Bir Hayatta Kalma Dramı
Eskiden güvenlik ve asayiş parantezinde değerlendirilen, belirli marjinal gruplarla anılan mekânlar ve sahneler; bugün biçim de profil de değiştirmiş durumda. Artık konu sadece bir asayiş vakası olmaktan çoktan çıktı. Sokakların gölgesinde, geç saatlerde karşımıza çıkan insan siluetleri; bakımsızlığıyla, hal ve tavrıyla, çaresizliğiyle bu kentin, bu toplumun içinden birer parça.
En acısı da bu tablonun içinde; normal şartlarda kendi evinde, çoluğunun çocuğunun başında, kendi halinde bir yaşam sürmesi gereken insanların, ev kadınlarının, gençlerin çaresizlikten savrulduğuna tanık olmak. Bir insanın, bir annenin veya bir gencin kendini en güvensiz, en tehlikeli sokak köşelerinde bulması; bireysel bir tercihin ötesinde, toplumsal ve ekonomik bir çıkmazın en yalın göstergesidir.
Mantar Gibi Çoğalan "Paravan" Mekanlar
Üstelik bu savrulma sadece sokak aralarıyla da sınırlı kalmıyor. Son zamanlarda Gaziantep’te "masaj salonu" ya da "spa merkezi" adı altında açılan mekanların sayısındaki kontrolsüz artış da dikkat çekici boyutlara ulaştı. Belli ki kentin farklı noktalarında beliren bu ruhsatlı ya da ruhsatsız işletmelerin bir kısmı, ne yazık ki söz konusu çaresizliğin ve kayıt dışılığın üzerini örten birer paravan haline dönüşüyor. Denetimsizliğin yarattığı bu gri alanlar hem insani dramları derinleştiriyor hem de kentin sosyal dokusunu için için kemiriyor.
Sessiz Çığlıklar ve Derinleşen Çaresizlik
Hiç kimse kolay kolay, durup dururken hayatını ve onurunu bu derece riske atacağı bir yola girmez. Bizi asıl rahatsız eden ve içimizi sızlatan şey; o mekanların veya sokak köşelerinin ardındaki derin yokluk, ödenemeyen kiralar, tenceresi kaynamayan evler ve çaresizliktir.
Pahalılaşan hayatın, ağırlaşan geçim şartlarının ve sosyal güvencesizliğin en ağır faturasını ne yazık ki toplumun en zayıf, en korumasız halkası olan kadınlar ve gençler ödüyor. Çaresizlik insanlara normalde hayal bile edemeyecekleri şeyleri yaptırabilir. Ve bu durum, birilerini suçlama veya yargılama konusu değil; toplum olarak hepimizin yüzünü kızartması gereken ortak bir sorumluluktur.
Ahlakı Değil, Çaresizliği Konuşmak Zorundayız
Bu acı tabloya bakıp kolay yoldan "ahlaki çöküş" deyip geçmek, meselenin üstünü örtmek olur. Buradaki temel mesele ahlak nutukları atmak değil; insanları bu raddeye getiren ekonomik ve sosyal koşulları sorgulamaktır. Aile yapısının çözüldüğü, sosyal yardım mekanizmalarının yetersiz kaldığı ve insanca yaşama imkânlarının daraldığı bir iklimde; maalesef insan hayatları da savrulmaya başlar.
Gaziantep gibi dayanışmasıyla, komşuluk ilişkileriyle ve hayırseverliğiyle övünür bir kentte; tek bir insanın bile çaresizlikten sokakların veya denetimsiz mekanların insafına kalması hepimizin yüreğinde bir sızı olmalıdır.
Görmezden Gelmek Çözüm Değil
Kentin vitrinini güzelleştirmek, binaları yükseltmek veya istatistikleri parlatmak kolaydır. Asıl zor ve kıymetli olan, kentin en arka sokaklarında ve denetimsiz köşelerinde sessizce feryat eden o çaresizliğe el uzatabilmektir.
Bu durum; yerel yönetimlerden emniyet birimlerine, sosyal yardım kuruluşlarından kent büyüklerine kadar herkesin önüne acil bir ödev koymaktadır. Kimseyi incitmeden, kimseyi yargılamadan ama bu acı gerçeğin varlığını da inkâr etmeden sormak zorundayız: Biz bu insanları nerede kaybettik ve onları bu karanlıktan çekip çıkarmak için ne bekliyoruz?
Çünkü bir kent, en çaresiz ferdi kadar güvendedir ve en zayıf insanı kadar huzurludur.